20 03 2012

Atilla Dorsay, Altın Kitaplar "Hepsi Senin İçin", hikâyeler

Yeşilçam"ı gözümüzde büyütüyoruz
Bugüne kadar kırkın üzerinde kitap yazan Atilla Dorsay, Altın Kitaplar’dan yeni çıkacak kitabı "Hepsi Senin İçin" ile hikâyelerini günışığına çıkarıyor.

Canan Hatiboğlu



Öyküleriniz neden bu kadar çok sonra geldi?

Herkesin sırları, gizli çabaları vardır. Çok matah şeyler olmasa da daha ortaokuldayken hikâyeler yazıyordum. Sonra araya başka şeyler girince bütün bu tasarılar kadük oldu. Bir roman yazmak istiyordum, hala istiyorum, hikâyelerime devam edemedim. Sinema beni alıp yuttu adeta. Merakıyla, tarihiyle; filmleri izlemesiyle, irdemesiyle, üzerinde okumasıyla yazmasıyla, hayatımın ortasına koca bir blok gibi yerleşti. Şikâyetçi de değilim. Ama eninde sonunda böyle bir şeyler yazmak istedim. Barutu ateşleyen fünye vardır, öyle bir şey gerekiyordu. Son dönemde etrafımdaki insanları gözlemleme fırsatım oldu. Onları gözlemleyince aklıma bir dizi hikâye konusu geldi. Oturdum adeta içimi kağıda döktüm. 

Yazdığınız aşk hikâyeleri Türkiye"nin dört bir tarafındaki insanlardan seçilmiş... Mesela hikâyelerinizden birinde Doğu"dan gelmiş orta okul mezunu bir gencin hikâyesi var. Karakterlerinizi nasıl seçtiniz?

O da bir gözleme dayanıyor. Tatil köylerine gittiğiniz zaman Doğu"dan gelmiş ve birden bire kendini bambaşka bir dünyanın içinde bulan insanlar var. Gidin herhangi bir tatil yöresine, hiç o çevreye ait olmayan Doğu"dan geldikleri belli olan gencecik insanlar çalışıyor. Hepsi çevremizde yaşanan şeyler... O uzaktaki Kürt çocuğu da hem bizim realitemizin bir parçası... O insanların da bir iç dünyası var. O dünyaların ne olabileceğini, ekstrem noktaların nerelere uzanabileceğini, o gencin tipik bir burjuva yaşamla, zenginlikle, küstahlıkla, cinsellikle karşılaştığında neler düşünüp neler yapabileceğini hayal etmek ilginç bir deneyim aslında. Burada da biraz gözlemin yanında insanın hayal gücü devreye giriyor.

ESAS OLAN AYRINTI
Bakıldığı zaman hikâyelerde özellikle sinematik bir anlatım dikkat çekiyor. Sinema ve hikâyenin birbirini besleyen yanları neler?


Elbette sinemadan beslendim. Ayrıntı zenginliği filmlerde benim en çok önem verdiğim şeydir. Zaten hikâye ve romanı da esas ayakta tutan asıl şeyin ayrıntı zenginliği olduğunu düşünürüm. Yoksa kaba saba anlatılmış, sadece olay entrikası ile veyahut bir iki küçük karakter tasvir etme çabasıyla oluşmuş romanlar en azından benim makbulüm değil. Bin bir ayrıntı olmalı, tabii bu ayrıntılar hayatın yansıması olduğunu bize hissetirmeli... Bir de tabii sinemayla yakın olarak şöyle bir şey var: Ben sinemada bütün seyirciler gibi dramatik bir finalle yumuşak bir final arasında duraksarım. Bazen bir filmin yumuşak bir finalle bitmesi gerektiğini hissederim, bazen de tam tersine yumuşak bir biçimde seyreden bir filmin dramatik bir finale ihtiyacı vardır. Baktığımda hikâyelerin bazıları çok yumuşak seyrederken çok dramatik bitmiş. Dramatik seyreden bazı hikâyeler de çok yumuşak bitmiş. Bu benim çok isteyerek yaptığım bir şey olmadı. Ama sinemanın etkisi var bunda. hikâyelerin hepsinde bir "final" var. 

Hikâyelerinizden birinde sinemada yan karakterleri oynayarak ünlenen bir çiftin hikâyesi var. Ama Yeşilçam"da yan karakterler pek baskın değildir. Hikâyede geçen "Love in the Afternoon" filminin yeniden çevrimlerinden "Arım Balım Peteğim"de Türkan Şoray-Cüneyt Arkın"dan başka arada Münir Özkul"un baba rolü dışında pek kimse görünmüyor örneğin...

Ne yapaylık değil mi? Filmleri yapan aslında yan karakterlerdir. Türk sineması öyleydi, Yeşilçam sinemasını gözümüzde çok büyütüyoruz. Gerçeklikten uzak bir sinemaydı. Temel sorun ayrıntılara dikkat etmemesi.... Yani bütün düğünler, bütün gazino sahneleri aynı biçimde çekilmiştir. Gerçekten eğlenen, yiyen içen insanlar pek gösterilmez, arkada birkaç figüran oturur. Yaşamazsınız o gazinoda, o düğünde, o cenazede olmazsınız, orada kendinizi hissedemezsiniz. Sadece yakın planlar, baş oyuncular, aygın baygın bakışlar, klişe sözler... Yeşilçamın esası budur. Yine de o hengame içerisinde yine de başyapıtlar üretildi. "Üç Arkadaş"tan "Sevmek Zamanı"na, "Adı Vasfiye"den "Uçurtmayı Vurmasınlar"a bazı filmlerde başyapıtlara ortaya çıktı. Ama neredeyse bunlar yol kazası... 

Ama tuhaftır Yeşilçam"ın anti-depresan etkisi de vardır. Bu neden kaynaklanıyor?

Ben sosyolog değilim ama izahı şu olabilir: Onlar bizim masumiyet çağımızın filmleri. Batı"dan pek çok teknolojik buluş, başta televizyon olmak üzere bize çok geç geldi. Batı teknolojiyle çıldırdı, düzinelerce televizyon kanalıyla buluştu, orada tamamen özgür olup her şeyi anlattığı, sansürün bütün sanat alanlarından kalktığı dönemlerde biz bunlarla boğuştuk. Şimdi baktığımızda o dönemin de hoşlukları var ama çağdaş olmaktan biraz uzaktık. Şimdi fazla piştik, her şeyi fazlasıyla tanıdık. Bu sefer de o masumiyete bir özlem duyuyoruz. 

Yeni dönem hâlâ bir düze çıkamamışlık var sanki... Neden?

Var evet. Çünkü bir geleneği yok. Türk sinemasının geleneği Yeşilçam"dır, Yeşilçam"ın geleneği de Hollywood"dur. Pek çok Hollywood filmin en azından bir düzine uyarlaması yapımıştır. Bize özgü hikâyeler, bizim gerçek karakterlerimiz zaman içerisinde beyaz perdeye gelebildi. Resim ve heykelin olmadığı bir toplumda sinemadaki görselliğin Batı düzeyine erişmesi kolay değil... Ama bunlar çözülemez sorunlar da değil. Zaten bir-iki kuşak içinde sinema epey bir çağ atladı, bundan sonra da aynı hızla süreceğine inanıyorum. Bugün Nuri Bilge"nin sinemasındaki görsellik Batı"da birçok yönetmende yok mesela. Zeki Demirkubuz"daki çiğ gerçekçilik ya da Reha Erdem"in o gizemli ve şiirsel sineması da öyle... Derviş Zaim"in sürekli araştırmasını, Yeşim Ustaoğlu"nun politik tavrını, Çağan Irmak"ın popüler konulara getirdiği o çok büyük insancıllığı ve kitleleri kavramasını, biraz geride kaldı ama Yavuz Turgul"un eski Yeşilçam"la günümüz arasında kurduğu o kolay açıklanamaz bağı çok takdir ediyorum.


15.03.2012

http://www.4x10.com/

 

Kaynak : yedincisanat.blogcu.com

 

431
0
0
Yorum Yaz