20 03 2012

Yeşilçam’dan Beyazcama

 

Demiryolu hikâyecilerinin hikâyeleri
“Memleket Garları”nı okurken anladım ki kitaba katkıda bulunan yazarların hemen hepsiyle aynı istasyonlarda buluşmuşuz, aynı vagonlardan el sallamışız... Ya da ben öyle hissettim.

Memur bir babanın çocuğu olarak söyleyebilirim ki, memleket memleket tayin olan bir ailenin hayatı tren yollarına, trenlere ve garlara değmemiş olamaz. 70’lerden sonra ağalıktan sermayedarlığa terfi eden müteahhitlerin de üstün katkılarıyla birbirinin aynısı çirkin beton tarlalalara dönüşen Anadolu’nun fakir ama gururlu kentlerinin biblolarıydı garlar ve istasyonlar. Halen de öyleler. Bu yapıların sağlamlığı, estetiği, güçlülüğü, çalışanlarının işlerine bağlılığı, örgütlenişleri, kendine has kuralları, hayranlıkla birlikte saygı uyandıran heybeti, kimsesizlere, fakirlere ve delilere kucak açan anaçlığı, özlemleri, hasretleri, kavuşmaları, kısaca başlangıç ve bitişlerin keskinliği ile küçük birer bağımsız ülkeydiler. Bu bağımsızlık duygusunun yarattığı rahatsızlıktan mıdır nedir onlarca yıldır demir yolları hep ikinci, üçüncü plana atılmış, hor görülmüş, küçümsenmiş, “komünist icadı” denmiş ve yıpratılmaya çalışılmıştır. 50’li yıllarda Türk sermayesinin payandası otomotiv sektörünün iktidarı ile demiryolları bu yıpratma kampanyasına maruz kalmış, otobüs, otomobil yüceltilip, statü sembolü haline getirilmiş ve günümüze kadar vahşi bir köpürmeyle dört bir yanımızı sarmıştır. 

Son yıllarda yavaş yavaş fark edilmeye başlanan bu hazin paradoks, metroların yapımı, hızlı tren vs. gibi projelerle kırılmaya başladı. Özel sektörün de devreye girmesi ile demiryolları kodaman kara yolları ile mücadele gücünü depolamaya başladı sayılır. Tabii bu şimdilik bir başlangıç ve umut. Yarın bir gün ufak tefek operasyon ve provokasyonla demiryollarından anında vazgeçilebilir, hiç şaşırmam.

DEMİRYOLU ÇOCUKLARI

İzmit’te okuduğum Ulugazi İlkokulu dahil, Küçükyalı’daki evimiz başta olmak üzere çocukluğum ve gençliğim hep demiryolları kenarlarında geçti. Küçükyalı İstasyonu ile İdealtepe İstasyonun arasındaki rayların dili olsa da konuşsa... Bisiklet gezilerim, ilk duygusal heyecanlar, edebiyat ve tiyatro rüyaları, sarı katır tırnağı çiçekleri... Ha tabi bir de sürekli el sallaştığımız vagonlardaki uzun yol yolcuları... Otoyollarda otobüsler ne kadar kibirliyse, demiryollarında trenler o kadar arkadaştır. Demiryollarını, trenleri ve garları düşünmeye ve anlatmaya başladığınızda keskin bir romantizm çevreyi sarar, zamaneler için arkaik bir samimiyet içinizi ısıtır...

İletişim’den çıkan “Memleket Garları”nı okurken anladım ki katkıda bulunan yazarların hepsiyle de aynı istasyonlarda buluşmuşuz, aynı vagonlardan el sallamışız... Ya da ben öyle hissettim. Kemal Varol’un derlemesi ile Feridun Andaç’tan Behçet Çelik’e, Haydar Ergülen’den Adnan Özer’e bir çok yazarın trenlerle ve garlarla ilgili öyküleri, denemeleri var kitapta. Hepsi de çok etkileyici. Tespitler şahane. Bilmediğiniz kentlerin bilmediğiniz garlarına yolculuğa çıkarıyorlar sizleri. Ya da bildiğiniz kentlerin ıskaladığınız garlarını anımsatıyorlar size. Her şeyden önemlisi de toplumun sosyal, siyasal belleğine katarlarla yolculuk ettiriyorlar sizi, sepetinizde haşlanmış yumurta, kuru köfte ve bir önceki istasyondan aldığınız can erikleriyle.

Haydarpaşa, Sirkeci, Hadımköy, Alsancak-Buca-Seydiköy, Basmane, Akhisar, Eskişehir, Samsun, Ankara, Ulukışla, Pozantı, Adana, İskenderun, Diyarbakır, Batman, Kurtalan... Yazarların hikâye ettikleri garlardan bir kaçı... Kitabı okurken öyle damağınızda kalıyor ki bu tren öyküleri, denemeleri, diğer istasyonları ve garları da merak ediyorsunuz. Mesela ben İzmit, Konya, daha küçük olan Maşukiye, Arifiye, Türkiye’nin ilk demiryolu güzergâhı olan İzmir-Aydın (İzmir anlatılmış ama Aydın’ı da merak ediyor okuyan) ve daha nicelerinde ne hayatlar, ne mücadeleler, ne aşklar, ne ayrılıklar ve ne insanlar yaşamış merak ettim açıkçası

Kemal Varol çok titiz ve özenli davranmış. Yazarlar tek bir gözlükten de bakmamışlar demiryolu hadisesine... Behçet Çelik, Adana Garı’nı anlatırken bizi bu romantizmden şöyle koparıyor:

“Evet, bir de başkalarıyla ilgili çağrışımları var trenlerin. Üstelik tren görüntüsünün aklımıza getirdikleri her zaman iç açıcı değil. İkinci Dünya Savaşı’nı konu alan filmlerdeki trenler korkunçtur mesela. Toplama kamplarına, ölüme insan taşıyan vagonların görüntüsü tren dendiğinde aklımıza ilk gelen görüntü değildir elbette, ama işte bu da var... 1915’ten sonra bütün demiryolları gibi, Adana Garı da trenlerle sürgüne gönderilen Ermenilere tanıklık etmiş... Son olarak da 90’lı yıllarda ve sonrasında Kürt göçüne tanıklık etti Adana Garı. Bu dönemde İstanbul’dan sonra en çok göç alan şehirdi Adana. Köylerini, kasabalarını bırakıp gelenlerin bir bölümünü karşılayan da yine gar binası oldu.”

SAF VEİLİ MABETLER

Yine de “Memleket Garları” memlekette yaşanılanların muhasebesini yaparken hepimizin de çocukluğuna göz kırpıyor. İçimizi bayan popüler-magazin kültürün sakız edip içini boşalttığı 70’ler 80’ler geyiğinden sıkılıp bunaldıysanız bu kitap size ilaç gibi gelecek. Biraz iltimas geçmiş gibi olacağım ama emeği geçen tüm yazarlardan özür dileyerek Haydar Ergülen’in anlattığı Eskişehir Garı’nı ayrı tutuyorum bu kitapta. Ergülen’in anlatımı, tespitleri, dili, coşkusu ve lezzeti bir başka. İtiraf etmeliyim birkaç Eskişehir’li arkadaşıma telefon açıp “Memleket Garları”nı muhakkak almaları gerektiğini söyledim. 

Sadece trenler ve garlar yok kitapta. Trenyollarına, garlara hayatları değip geçmiş onca insan... “Demir ağlarla anayurdu dört yandan örmeyi...” kendine yüce bir ülkü saymış olan Atatürk’ten, 1924’te Arabisitan’dan, Hicaz Hamidiye hattından Samsun’a tayin edilen, oğlu Türkiye’nin en önemli tiyatro sanatçılarından biri olan demiryolcu Rahmi Dilligil’e, 1926’ büyük Ankara Garı’nın açılışını tertip eden sanatçı Ahmet Fehim’den, Samsun Gar Lokantası’nın müdavimleri İlhan Berk ve Turgut Uyar’a kadar birçok tanıdık sima da arz-ı endam ediyor kitapta. Onların tren sevdaları, daha doğrusu sanki her an gitmeye ayrılmaya ve vazgeçip beklemeye demlenen bu aydın insanların şiirleri karışıyor kara lokomotifin dumanlarına... 

Saf ve iyi kalmış mabetler gibi duruyorlar karşımızda garlar. Yalnız ve yaşlı akrabalar gibi bizi özlüyorlar... Bir zamanlar şehirlerin kapıları olan bu estetik yapılar kilitleri kırılmış gibi metruk ve mahzunlar artık. Ama şehrin kendilerini yutmasına izin vermeyecek kadar da mağrur ve ağırbaşlılar.

“Memleket Garları” içeriği, yazarları ve arşiv fotoğraflarıyla elinizden bırakamayacağınız ve tekrar tekrar karıştıracağınız bir kitap. Sadece okumuyor, aynı zamanda garlar ve şehirler arasında yolculuk ediyor, istasyon mahallelerinde, büfelerinde ve lokantalarında konaklıyorsunuz. Tadı damağınızda kalıyor ve sonraki istasyonu merak ederek kitabı bitiriyorsunuz. İyi yolculuklar...


15.03.2012
Kaynak : yedincisanat.blogcu.com

 

54
0
0
Yorum Yaz